Eğitim Günlüğü


Bu sayfada eğitim konuları yer alacaktır.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

“DOYUMSUZ TÜKETİCİ” NASIL OLUŞTURULUYOR?

Tarih: 14:44 on 23/4/2007

Mutahhar Aksarı

muaksari@yahoo.com

    Cahit Sıtkı Tarancı’nın deyişiyle “yolun yarısı”nı epeyce geçmiş olanlarımızın çocukluk anılarında hep bir “bakkal amca”ları vardı…Mahallenin her şeyini bilen, herkesin dostu ve yer yer de veresiye defteri ile ekonomik destekçisi. Öykücü Kemal Ateş’in “Veresiye Defteri” adlı romanı, bu sıcak ilişkilerin yaşandığı bir gecekondu mahallesini anlatır arı ve duru bir Türkçe ile. 1980 öncesi tanzim satış mağazaları, tüketici kooperatifleri vardı. Şimdi ise, önce yerli sermayeli sonradan da yabancı sermayeli hale gelen büyük süpermarketler boy gösteriyor. Adları da giderek yabancılaşıyor.

    Küresel sermaye, hangi alanı kârlı bulduysa oraya yöneliyor doğası gereği. Hepimizin “yerel ve ulusal kimlikleriyle kazandığımız özellikler aşınıyor, yerini küreselleşmenin getirdiği yeni kimliklere bırakıyor. Ancak bu ‘küresel kimlikler’, evrensel değerleri değil, çokuluslu şirketler tarafından biçimlendirilen ‘yeni doyumsuz tüketici kimlikleri’ olmakta.”(1)

    Peki, hedef kimler?

    “Ana-babalarına göre kültürel açıdan daha alıcı olduklarından, ailelerinde, büyük ev aletleri de dahil olmak üzere alışverişi yapan kişi durumuna” gelmiş olan “çocuklar.”(2)

    Peki, bu çokuluslu şirketlerin temel sloganı ne?

    “Çocukları ele geçir, bu şekilde bütün aile ve gelecekteki pazar senin olsun.”(3)

    Sözü uzatmaya gerek yok! Her şey apaçık ortada!

    İngilizce dersinde işlediğim konunun çevirisini sizinle paylaşmak istiyorum. Hepimizin nasıl “doyumsuz tüketici”ye dönüştürüldüğünü sizler de fark edecek ve şaşıracaksınız…

    “Çok az sayıdaki tüketici süpermarkete elinde bir alışveriş listesiyle gidiyor. Bu yüzden süpermarketler bu tür tüketiciyi pek çok şey almaya heveslendirmek istiyor. Peki bunu süpermarketler nasıl yapıyor?

·        Tüketiciler bütün reyonları dolaşsın diye süpermarkete giriş normal olarak

bir taraftan ve çıkış da diğer taraftan yapılır.

·        Sebze ve meyve satılan yer girişe çok yakındır. Bu durum insanların

kendilerini olumlu hissetmelerine ve üstü açık pazaryerinde alışveriş yapıyor gibi düşünmelerine neden olur.

·        Et ve balık tezgahları genellikle en dipteki duvarın önüne konur.

Süpermarketler müşterilerini hayvan ölülerinden gelecek kokularla alışverişten tiksindirmek istemezler.

·        Satış reyonları insanların kendilerini sağlıklı ve mutlu hissetmelerini

sağlamak için değişik renklerle süslenir. Bir şirketin bütün süpermarketleri müşterilerin kendilerini evde hissetmelerini sağlamak için aynı renkte boyanır.

·        Bir insan dakikada ortalama 32 kez göz kırpmaktadır. Amerika’da yapılan

araştırmalar, özel bir aydınlatma biçimiyle bu sayının dakikada 14’e düşürülebildiğini göstermiştir. Böylesi bir aydınlatma tüketicilerin kendilerini uykusu gelmiş gibi hissetmelerine neden olur. Bu tüketiciler daha çok alışveriş yapar.

·        Koridorun sonuna konulmuş ürünler, koridorun ortasındaki ürünlerden

beş kat daha çok satılır. Üretici firmalar ellerinden çıkarmak istedikleri süresi dolmuş ürünleri özellikle koridorun sonundaki raflara koyarlar.

·        Süpermarketler içerideki kokuları da denetler. Örneğin, balıklardan gelen

hoş olmayan kokular hava emicilerle dışarı atılır. Pişen ekmeğin kokusu gibi taze kokular “evdeymiş” hissi yaratmak için süpermarketin içine pompalanır.

·        Çoğu tüketici ekmek satın alır. Bu yüzden fırın süpermarkete giriş

kapısından mümkün olduğunca uzakta bulunur. Müşteriler, fırına ulaşmak için yüzlerce ürünün önünden geçmek zorunda kalacaktır.

·        İçecekler genellikle çıkış kapısının bitişiğinde bulunur. Süpermarketler

alışverişi bitirirken iyi bir ruh hali içinde olan müşterilerinin içeceklerden alacaklarını umut eder.

·         Sessiz bir ortam tüketicileri rahatsız eder. Bu nedenle süpermarketler,

derin dondurucuların uğultusu ya da herhangi bir müzik parçasını arka plandan hoş bir gürültü malzemesi olarak kullanırlar.

·        Güvenlik kameraları yalnızca alışveriş hırsızları için konmamıştır.

Süpermarketler aynı zamanda az sayıdaki tüketicinin alışveriş yaparken izledikleri rotayı da kameralarla izler. Bu bilgiler insanların daha fazla tüketmesi için ürünlerin süpermarkette yeniden nasıl yerleştirileceği konusunda onlara yardımcı olur.”(4)

    Çözüm mü? Gelin birlikte arayalım...

_________________

1- Modern Dünyada Değer Kayması ve Gençlik, Erdal Atabek, Alkım Yayınevi, Birinci Basım, Ekim-2003, İstanbul, s. 99.

2- a.g.k., s. 100.

3-  a.g.k., s. 101.

4- Just Right-Intermediate, Jeremy Harmer, Marshall Cavendish ELT, First Publish, London, 2004, p. 27. 

 

Yorum (2) | Yorum yaz! | Bağlantı

16 MART 1848 : “HOCA”LIKTAN “ÖĞRETMEN”Lİ

Tarih: 10:51 on 13/3/2007

Mutahhar Aksarı

muaksari@yahoo.com

 

  Osmanlı döneminde devlet dinsel bir nitelik taşıyordu. Elbette eğitim de dinsel içerikteydi. Eğitim, “Mahallelerde açılan ve bu sebepten ‘mahalle mektebi’ adıyla anılan, dinsel karakterdeki ilkokullarda”(Tonguç, 1998: 105) verilmekteydi. Bu okulların öğretmenleri de “medreselerde bir parça öğrenim görmüş olanlardan, çevresine kendilerini beğendirmiş olanlar”(Binbaşıoğlu, 1995: 11) arasından seçilirdi.  Öğretim dili Farsça ve Arapça olan, “dünya görüşü bakımından ümmet kavramına bağlı bulunan Osmanlı medreseleri”nde yetişenler, “camilerin birer şubesi gibi yanı başlarında açılan dinsel ilkokullarda hocalık=öğretmenlik yapıyor, bu okullara devam eden çocuklara anlamadıkları bir dille Arapça yazılmış Kur’ân’dan parçalar öğreterek İslâm dinine bağlılığı ve devlete itaati vazife bilen, aklının erdiğine değil, dinin emrettiğine uyarak hareket eden çocuklar yetiştiriyorlardı”(Tonguç, 1998: 99).

    17. Yüzyıldan itibaren Avrupa’da başlayan hemen hemen her alandaki bilimsel gelişmeler imparatorluğu zorlamaktaydı. “İkinci Mahmut devrinde, Osmanlı İmparatorluğunun artık batı uygarlığı karşısında tutunamayacağı iyice ve açıkça anlaşılıyor. Onun için türlü zorluklar birer birer yenilerek Avrupa müesseseleri taklit edilmeye”(Tonguç, 1998: 100) başlanıyor. Eğitimde ilk yenileşme dönemi diye adlandırılan (1773-1839) tarihleri arasında askeri okullar açılıyor, İstanbul’da bile yeterince uygulanamamasına karşın ilköğretim zorunluluğu getiriliyor ve Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderiliyordu(Akyüz, 1989: 162).

    İkinci Mahmut döneminin son zamanlarında ‘Rüştiye’ adıyla, ‘mahalle mektebi’ yahut ‘sıbyan mektebi’ de denen ilkokullar üzerine, orta dereceli bir okul açılmasına karar veriliyor. Rüştiyeler medrese tipinde olmayıp, dünya işlerine, hayata yönelik birer okuldur. Bu nedenle, Tanzimat hareketi ile yeni kurulan devlet örgütüne memur yetiştirmek görevi bu kurumlara verilmiştir. Böylece Rüştiyeler, Türkiye’de ortaöğretimde kurulan, öğrenci doğasına ve dünya işlerine önem ve değer veren ilk eğitim kurumları olmuştur. 1847’de Mekâtib-i Umumiye Nazırlığı kurulduktan sonra Rüştiyeler çoğalmaya başlamıştı (Binbaşıoğlu, 1995: 11-12).

    Bu okullara da araştırıcı ve akılcı bir anlayış kazandırılmış öğretmenler gerekmekteydi. Osmanlının gerçek anlamda öğretmenleri yoktu! 16 Mart 1848’de “Darülmuallimîn” (Erkek Öğretmen Okulu) adlı bir okul açıldı. Osmanlı böylece öğretmen yetiştirme konusunda kesin bir değişime yönelmiştir.

    İstanbul’da ilkokullarla Rüştiyelerin sayıları artmaya başlayınca doğal olarak bu okullara giden kız ve erkek çocukların sayısı da artmaya başladı. İlkokulları bitirmiş ve yaşları biraz ilerlemiş kız çocuklarının öğretmeni erkek olan Rüştiyelere gidip gidemeyecekleri önemli bir sorun oldu. Ağlarını toplumun tüm gözeneklerine kadar atmış olan gerici düşünce, Rüştiyelerde kız öğrencilerin erkek öğretmenler tarafından okutulamayacağını ileri sürünce, hükümet 1870 yılında kız okullarına öğretmen yetiştirecek Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) açtı.

   “Halkın eğitimi, ilkokulu elinde tutan, ona şekil veren öğretmenin bilgisine, karakterine ve dünya görüşüne göre şekil alır”(Tonguç, 1998: 95) temel yaklaşımından yola çıkarak şunu diyebiliriz: 16 Mart 1848’de ilk öğretmen okulunun açılması, Osmanlının yüzünü eğitimde göreceli olarak çağdaşlığa doğru çevirmesi ve öğretmenliğin ülkede ayrı bir “meslek” olarak ilk kez resmen tanınması demektir.

   Daha genel bir deyişle öğretmen yetiştirmede tarihsel koşulların dayatması karşısında Osmanlının “hoca”dan vazgeçip “öğretmen”e doğru dümen kırmasıdır...

12.3.2007

Kaynakça :

- Akyüz, Yahya (1989), Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1988’e), Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları.

- Binbaşıoğlu, Cavit (1995), Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, İstanbul: MEB Araştırma-İnceleme Dizisi : 70.

- Tonguç, İ. Hakkı (1998), Eğitim Yolu İle Canlandırılacak Köy, Ankara: Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları Eğitim Dizisi: 5.

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

Öğretmenler Konuşuyor...

Tarih: 21:45 on 24/2/2007

ÖĞRETMENLER KONUŞUYOR…

Mutahhar Aksarı

muaksari@yahoo.com

 

   Öğretmenler, eğitim ordusu olarak biliniyordu çok önceleri. Ama şimdi? Sorunları görmezlikten gelindiği gibi gün geçmiyor en tepedeki yöneticileri tarafından aşağılanıyorlar. Sendikaları, salt görüşleri alınan bir kurum gibi algılanıyor. Önerilerinin hiçbiri göz önüne alınmıyor. Haber bültenlerinde ancak ve ancak yürüyüşlerinde olay olursa yer kapabiliyorlar. Toplu sözleşme ve grev hakları verilmiyor. Yalancıktan bir demokrasicilik oyunu oynanıyor. Ama tüm bunlara karşın sendikalar öğretmenlerin görüşlerini kamuoyuyla paylaşıyor. Yaşanılan ve görülmeyen/görülmek istenmeyen gerçeklere parmak basıyor. Önümde Eğitim Sen tarafından yapılmış Türkiye genelindeki 3500 öğretmeni kapsayan bir araştırma duruyor. 15 Eylül-30 Kasım 2006 tarihleri arasında uygulanmış.

    Gelin birlikte bir göz atalım…

    Öğretmen kim? Mesleğini nasıl değerlendiriyor?:

-  Öğretmenlerin büyük bir bölümü kırsal kökenli. Doğum  yeri il olanlar % 30.5 iken ilçe ve belde doğumlular ise % 19.5 köy ve mezra doğumlular %50 oranındadır.

-  Genellikle çok çocuklu ailelerden geliyorlar. Bir ve iki çocuklu ailelerden gelenlerin oranı % 16.6 iken, üç, dört ve beş çocuklu ailelerden gelen öğretmenlerin toplam oranları % 83.4.

-  Yarısı (% 50.8) mesleklerini isteyerek seçtiklerini belirtiyor. İstemeden seçtiklerini dile getiren % 36.1 iken,  %13.1’i ise çekimser davranmış. Bu sonuçlara göre; öğretmenlik isteyerek tercih edilen bir meslek.

-  Meslek seçimlerinde en çok aileler (% 33.3), sonra öğretmenler (% 28.2) ve sırasıyla arkadaş çevresi, kendi tercihi ve okunan kitaplar etki ediyor. Öğretmenlik mesleği halen toplum içinde saygın bir konumda.

-  Tekrar öğretmen olmak isteyenlerin oranı % 51.8. Buna karşın tekrar öğretmen olmak istemeyenlerin oranı da hayli yüksek % 33.7 ve % 14.4’ü de çekimser.

-  Öğretmenler yüksek oranda  tekrar öğretmen olmayı istediklerini belirtmelerine karşın, çocuklarının öğretmen  olması konusunda daha isteksiz davranıyorlar. Çocuğunun öğretmen olmasını istemeyen öğretmenlerin oranı hayli yüksek (% 46.4). Çekimser olduklarını belirtenler ise % 14 oranında. Mesleklerini isteyerek tercih etmelerine ve tekrar öğretmenliği tercih edebileceklerini belirtmelerine rağmen yaşadıkları maddi sıkıntılar çocuklarının öğretmen olmasını istememelerinde rol oynuyor olabilir. Öte yandan öğretmenlerin eğitim sistemine ilişkin ciddi kaygıları ve eleştirileri bulunmakta. Eğitime yeterince önem verilmediğinden yakınmakta, meslekte kayırma ve torpilin olduğunu düşünmekte ve eğitimde fırsat eşitliğinin bulunmadığına inanmaktalar. Üstelik mevcut eğitim sisteminin toplum içinde barış, hoşgörü ve iletişim ortamını yaratmaya katkı sunmadığını düşünmekteler.

-  Yarıya yakını meslek değiştirmeyi düşünmüyor. % 29.6’sı “memnun değilim kalmam” derken, üçte birlik kısmı da “benim için fark etmez” (% 15) ya da “düşünmedim” (% 15) diyor.

-  Mesleklerini yaparken en çok maddi imkansızlıkların yetersizliğinden yakınıyorlar (% 50.1). Öğretmenlik mesleğinin toplumda yeterince itibar görmediğinden yakınan öğretmenlerin oranı % 19.6. Yakındıkları diğer sorunlar ise sırasıyla idari ve yönetsel baskılar, sınıfların kalabalık olması ve velilerin ilgisizliği.

   Öğretmenleri bir de ekonomik, sosyal, kültürel yönden tanıyalım:

-  Büyük bir kısmı çalıştıkları okullara yakın yerleşim yerlerinde oturmuyor, işe araçla gidiyor. Az sayıda da olsa birden fazla araç kullanan var.

-  %28.6’sı hiç tatil yapmıyor,  yarısından fazlası da ara sıra tatil yapıyor.

-  Üçte ikiye yakın bir kısmı aylık gelirlerinden en fazla 50/75 YTL arasında bir miktarı sosyal etkinlikler için harcıyor. Gelirin çok büyük bir kısmı temel ihtiyaçlara ayrılıyor.

-  Öğretmenler süreli yayın ve kitap okumayı (Evet % 53.6 / Bazen  % 28.2) sürdürüyor. Bu da özel bir duyarlık ve çabanın sonucu.

-  Seminer, panel, sempozyum gibi kültürel etkinliklere katılım oranlarını (% 90.4) yüksek.

-  Üçte biri ayda en az bir kitap alıyor. İki ve daha fazla kitap alanların oranı ise % 50. 

-  Sadece yarısı eğitim yayınlarını düzenli olarak izliyor.

-  Televizyonda en fazla haber ve tartışma programlarını izliyor. Ardından belgesel, film, dizi,

spor ve müzik-magazin programları geliyor.

-   Sosyal ve sanatsal etkinliklere yeterince katılamıyor. Üçte biri bazen katıldığını belirtirken hiç katılmadığını söyleyen % 13.3.

-  Düzenli kitap okuyan öğretmenler % 39 civarında. Hiç okumadıklarını söyleyenler % 15.5 gibi düşük oranda ve kaygı uyandırıcı boyutta.

    Öğretmenler; eğitim sistemi, mesleği ve ülke sorunlarını nasıl değerlendiriyor?

-  Öğretmenlere göre ülkenin en önemli sorunlarının başında sosyo ekonomik sorunlar gelmekte ve bunu insan hakları ve demokratikleşme sorunu izlemekte. “Ülke sorunları içinde sizce en önemli sorun hangisi” sorusuna verilen yanıtlar arasında ilk sırayı % 28.6 ile işsizlik ve yoksulluk almakta. Ardından sağlık ve eğitim, insan hakları ve demokratikleşme, ekonomi, pahalılık gelmekte.  Öğretmenler, kendilerinin de yaşamakta olduğu sosyo-ekonomik ve demokratikleşme sorunlarını ülkenin en önemli sorunları arasında tanımlıyorlar.

-  Öğretmenlere göre devletin en ağır işleyen bürokratik kurumları yargı ile sağlık kurumları. Sırasıyla yerel yönetimler, bakanlıklar ve diğer kurumlar geliyor.

-  Eğitimi çok önemli bir ülke sorunu olarak algılıyor (% 38.2) ve eğitimin gelecekle ilgili bir kurum olduğunu düşünüyor (%40.4). Eğitim denilince akıllara en çok eğitimin önemine ilişkin hususların gelmiş olmasına karşın, % 17.6 oranında da sorunları ve sıkıntıları çağrıştırdığını dile getiriyor.

-  Geleceğimizi karanlık görüyor.

-  Eğitim kurumlarının yetersizliğinden yakınıyor. En çok da eğitimin kötü yönetilmesine vurgu yapıyor. Bunu sırasıyla eğitim müfredatı ve sınavlar, öğretmenin niteliği, kalabalık sınıflar, ikili öğretim ile kaynak yetersizliği konusundaki eleştiriler izliyor.

-  Büyük çoğunluğu eğitimde fırsat eşitliği olmadığına inanıyor. Öğretmenlerin % 58.8’i “kesinlikle yok” yanıtını verirken % 21.9’u “tam olmamakla birlikte” fırsat eşitliği bulunduğunu söylüyor.

-  Öğretmenliğin daha cazip bir meslek haline getirilmesi için her şeyden önce ücretlerin insanca yaşanacak bir seviyeye getirilmesi gerektiğine inanıyor (% 45.5). Bunu sırasıyla sosyal imkanların genişlemesi, öğretmenliğin niteliğinin yükseltilmesi ve sosyal imkanların genişletilmesi izliyor.

-  Öğretmenler eğitimde reformun en çok eğitimin niteliğinin yükseltilmesinden geçtiğini düşünüyor (% 34.4). Sırasıyla; eğitimin mesleğe yönelik olması, bürokrasinin azaltılması, eğitimin yaygınlaştırılması ve okullaşma düzeyi geliyor.

-  Büyük bir bölümü atama ve yükselmelerde torpil ve kayırma olduğunu düşünüyor (% 56.6).

Kayırma torpilin zaman zaman olduğunu düşünenlerin oranı % 16.2 iken, hiç olmadığını düşünenlerin oranı  % 18.4.  % 8.8’i bu soruya yanıt vermemeyi tercih ediyor.

-  Öğretmenler okul yönetimlerinin tarafsız davrandığına inanmıyor (% 56.4). Tarafsız davrandığını düşünenlerin oranı % 22.6’da kalırken,  % 16.2’si yönetimlerin bazen tarafsız davrandıklarını düşünüyor.

-   Yarıdan fazlasına göre eğitim sistemimiz toplumda gerekli olan barış, hoşgörü ve iletişim

ortamının kurulmasına katkı sunmuyor (% 55.5). Aksini düşünenlerin oranı ise (% 40.9).

-  Kültürel bakımdan zenginleşen ve çeşitlenen araçların okullara taşındığına öğretmenlerin % 25’i inanmakta, % 47’si görüş belirtmemekte ve kalanları ise inanmamakta.

-  Yarıya yakını öğrenim gördüğü süre içinde aldığı eğitimin öğretmenlik yaptığı dönemde yeterli olmadığını düşünüyor (% 48.6). Yeterli olduğunu düşünenlerin oranı % 22.2 iken kısmen yeterli olduğunu düşünenler % 26.4’ü oluşturmakta. Buna göre; öğretmenler gördükleri eğitimleri yeterli bulmuyor.

-  Mesleklerini yaparken yaşadıkları eksikliklerin giderilmesi konusunda en çok hizmet içi eğitim talebinde bulunuyorlar. Mesleki kaynakların ücretsiz olarak sağlanması ve sürekli izlenmesi ile sendikanın meslek içi eğitim yapması da isteniyor.

-  Öğretmenler kariyer basamakları sınavının öğretmenlerin niteliğini yükselteceğine inanmıyor. İnandıklarını dile getirenlerin oranı ancak üçte bir oranında. Buna karşın kesinlikle katılmıyorum diyenlerin oranı % 58’i buluyor.

- İlk ve orta öğretim kurumlarındaki rehberlik ve mesleki yönlendirmenin de yetersiz olduğunu düşünüyor (% 44.6). Yeterli olduğunu düşünenler % 32.2 iken, daha iyi olabileceğini düşünenlerin oranı  % 16.8.

    Sanırım, gerçek ortaya çıktı. Eğitim ordusu, için için kaynıyor. Sorunları dağ gibi. Mutsuz. Çocuğuna bile kendi mesleğini önermiyor. Geçinemiyor. Sendikaları dikkate alınmıyor.

    Ama bu yıl seçim var. Yine ortalıkta vaatler uçuşacak. Mavi boncuk dağıtanlar olacak. Öğretmenler; demokrasi için, geleceğimiz için ne denli önemli ve vazgeçilmez olduklarını oylarıyla gösterecek bilgi birikimine sahiptir. Bunun bilinmesini isterim.

 

04.02.2007

_______________

Kaynak : www.egitimsen.org.tr / Erişim tarihi : Aralık 2006.

 

 

 

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

AKP, PETROLÜMÜZÜ DE YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKİYOR…Mutahhar Ak

Tarih: 11:58 on 6/2/2007

 

 

 

 

"En büyük düşman ne şu devlet, ne bu millettir.

En büyük düşman kapitalizm ve onun çocuğu olan emperyalizmdir."

Mustafa Kemal Atatürk - 1920

Kısa Bir Tarihçe

    Petrol, yani “kara altın” yüzyıllardır en stratejik ve en değerli maden. Önemi günümüzde tartışılmaz. Özellikle 1. Paylaşım Savaşı sonrasında bu önem daha artmıştır. Sahip olduğu toprakların altındaki dünya petrol rezervinin önemli bir bölümünü barındıran Osmanlı’nın parçalanmasında da petrol hesaplarının önemli bir yeri olduğu ileri sürülmektedir. İngiliz Başbakanı Churchill’in “Bir damla petrol bir damla kandan değerlidir.” sözü de petrolün, dönemin siyasi ve ekonomik dengelerini biçimlendiren en önemli maden olduğunu kanıtlar. İran’da işbaşına gelen Musaddık 15 Mart 1951’de İran petrollerini millileştirme kararı alır. Ama bu uygulamasının faturasını Ağustos-1953’te ABD-İngiliz ortaklığının yürüttüğü darbe ile koltuğundan edilerek öder. Yahudi asıllı bir Amerikalı Max Ball tarafından hazırlanan “PETROL YASASI” ile yabancılar“Madde13.1:Petrol hakkı sahipleri, 1 Ocak 1980 tarihinden sonra keşfettikleri petrol sahalarında ürettikleri ham petrol ve tabii gazın tamamı üzerinden, kara sahalarında % 35 ini ve deniz sahalarında %45 ini ham veya  mahsul olarak ihraç etmek hakkına sahip”(1) kılınmışlardır. Petrol kaynaklarımız taa o yıllardan uluslararası petrol şirketlerine –En önemlileri (Seven Sisters) 7 Kız Kardeş diye bilinen British Petroleum (BP), Shell, Mobil, Exxon, Gulf, Texaco ve Chevron- peşkeş çekilmiştir. 1960 yılında OPEC kurulur. Dünyanın en önemli petrol ihraç eden ülkeler organizasyonu olan 11 üyeli OPEC, rezervlerin % 77’sine sahip olup, dünya üretiminin de % 40’ını gerçekleştirmektedir. Bu petrol tekelinin izni olmadan da dünyanın herhangi bir yerinde petrol aramak ve çıkarmak mümkün değildir.

“Adı Türk Kendisi Yabancı Olan Petrol Kanunu” Yasalaşıyor…

    Günümüze geliyoruz…

    Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığınca hazırlanan ve Başkanlığınıza arzı Bakanlar Kurulunca 31.5.2004 tarihinde kararlaştırılan “Petrol Kanunu Tasarısı” 23 Haziran 2004 tarihinde “Adalet; Plan ve Bütçe ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji komisyonlarına” gönderiliyor. 46 sayfalık raporun “Genel Gerekçesi”nde AKP; “Bugün gelinen noktada, ülkemizde enerji sektörünün yeniden yapılandırılması sürecinde, Elektrik Piyasası Kanunu ve Doğal Gaz Piyasası Kanunu çıkarılmıştır. Ayrıca petrolün arama ve üretimi dışındaki, depolama, rafineri, taşıma, iletim, dağıtım ve pazarlama faaliyetlerini düzenleyen Petrol Piyasası Kanunu ise 20.12.2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir.Bu Kanunun 6326 sayılı Petrol Kanunu içerisinde yer alan bazı faaliyetleri kendi bünyesine almış olması nedeniyle, Petrol Kanununun yeniden düzenlenmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, Avrupa Birliğine aday ülke olduğumuz ve mevzuatımızda uyum çalışmalarının sürdürüldüğü bugünlerde petrol arama ve üretim sektörü ile ilgili yasal düzenlemelerin uyumlaştırılması”(2) gerektiğini ve yasayla da

“- Arama ve üretim faaliyetlerinde, karasuları içinde yapılan aramalara karadaki hükümlerin uygulanması, petrol faaliyetlerini olumsuz yönde etkilediğinden ülkemizin kara ve deniz olmak üzere iki petrol bölgesine ayrılması, petrol aramaları için sondaj öncesi veri alımı ve bu verilerin yatırımcılara pazarlanması imkânının sağlanması, her ruhsat için verilen programla ilgili olarak yerine getirilmeyen kısım için parasal yaptırım uygulamasının getirilmesi, işletme sahalarında üretim yapılan seviyenin altı ve üstü, eğer işletmeci tarafından aranmak istenmiyorsa, belli bir süre sonra bu seviyelerin aramaya açılması, arama ruhsatlarından Devlet hakkı alınmaması ve işletme sahalarından alınacak Devlet hakkından indirimler yapılması, devlet hissesinin üretim miktarlarına, üretimin cinsine, kara ve deniz sahalarına ve su derinliğine, gravitesine ve üretim metoduna göre kademeli ve indirimli olarak düzenlenmesi, petrolün aranması ve üretiminde elde edilen verilerin daha etkili kullanımını sağlamak için, işletme ruhsatındaki gizli bilgilerin belirli bir süre sonunda sektörün ve talep edecek diğer kamu kurum ve kuruluşlarının ve kişilerin istifadesine sunulmak üzere açık bilgi haline getirilmesi, sermaye ve kâr transferlerinde kolaylıklar sağlanması, enflasyon muhasebesi sisteminin getirilmesi, bazı vergi muafiyetlerinin getirilmesi, idari para cezalarının günün koşullarına göre yeniden belirlenmesi, petrol işlemi için gerekli personel, ekipman ve malzemelerin yurt içi ve yurt dışından temini ile ilgili kolaylıklar getirilmesi”(3) gibi konuların düzenleneceğini belirtiyor. Rapora üyelerden Atilla Başoğlu (AKP-Adana), Tacidar Seyhan (CHP-Adana), Nejat Gencan (CHP-Edirne), Mehmet Vedat Yücesan (CHP-Eskişehir) ve Hasan Ören (CHP-Manisa) Görüşülmekte Olan 6326 Sayılı Petrol Kanununu Yeniden Düzenleyen Kanunla İlgili Olarak Eski Tasarıdan Çıkarılan ‘Milli Menfaatlerin Korunması’ Başlıklı 12 nci Maddeye İlişkin” olarak “6326 sayılı Petrol Kanununun 12. maddesi 1. fıkrasında yabancı devletlerin doğrudan doğruya veya idaresine hakim olacak şekilde mali ilgileri veya menfaatleri bulunan hükmü şahıslar ile yabancı devletler adına hareket eden şahısların, petrol hakkına sahip olmalarını, petrol ameliyesi yapmalarını, buna istinaden menkul ve gayri menkul satın almalarını yasaklayarak bu yasağa istisna tanıma hakkını bakanlar kuruluna veren madde tasarıdan çıkarılarak petrol arama ve üretim faaliyetinde bulunmak isteyen yabancı devletlerin taleplerinin milli menfaatlere uygun olarak değerlendirilmesi imkânı ortadan kaldırılmıştır. Bu anlayışla ülkemizde piyasa denetimi yapmak isteyen ve mevcut rezervlerin, stratejik olarak kendi siyasal anlayışına göre kontrol altında tutulmasını sağlamayı arzu eden yabancı devletlerin müracaatının değerlendirilmesi ortadan kaldırılmış, ülke yararını gözetme anlayışı terk edilmiştir. Yabancı ülkeler adına faaliyet gösteren şirketlerin ve şahısların diğer şirketler üzerinde siyasal ve ekonomik olarak etkin bir politika izlemesinin önü açılmıştır. Bu durumda kamu ve ülke menfaatlerini gözetmek anlayışından vazgeçildiği açıkça ortadadır. Stratejik öneme sahip bir konuda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller ortadan kaldırılmış, ülke çıkarları ikinci plana atılmıştır.

Serbest rekabet ortamı hazırlama adı altında tüm kısıtlamaları ortadan kaldırarak milli menfaatlerimizin kendi ulusal sınırlarımız içerisinde yabancı devletlerin menfaatleri ile eşdeğer hatta vazgeçilir olarak değerlendirilmesi kabul edilemez bir anlayıştır. Stratejik önemi yakın coğrafyamızda yaşanan savaşlarla da bir kez daha kanıtlanmış olan petrol gibi önemli bir enerji hammaddesi üzerinde yabancı bir devletin veya onun adına hareket eden şirketlerin söz ve karar sahibi olmasının önüne geçmek, olağanüstü durumlarda yerli kaynaklarımızı kullanma hakkına sahip olabilmek amacıyla 6326 sayılı yasaya konulmuş bu maddelerin mevcut tasarıda da korunması gerekmektedir.

   Bu nedenlerle 6326 sayılı Petrol Kanununun 12. maddesinin tasarıdan çıkarılmasına muhalefet ediyoruz.”(4) diyerek imzalıyor. Tarih, 14 Aralık 2005. Sıra Meclis’tedir artık. Ama daha önce TMMOB  17 Şubat 2006 tarihinde Ankara’da gerçekleştirdiği “Petrol Yasa Tasarısı Paneli ile yasanın hangi tehlikeli düzenlemeleri içerdiğini şöyle ortaya koyar: Petrol Kanunu'nda yapılmak istenen değişikliklerle, AB mevzuatına uyum adı altında; kamu yararını ve sektördeki kamu kuruluşunu önceleyen korumacı yasa maddelerinin mevcut yasadan çıkarılması amaçlanarak, yabancı şirketlere bir dizi kolaylıklar sağlanmıştır. Tasarıda:
- 6326 sayılı mevcut yasada yer alan "Milli Menfaatin Korunması" başlıklı bölüm ve aşağıdaki maddelerinin tasarı ile tamamıyla çıkarılmış olması, düzenlemenin kamu menfaatleri yerine uluslar arası şirket menfaatinin gözetildiğinin açık göstergesidir.
1. Petrol arama ve üretim faaliyetinde bulunmak için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde mevcut yasanın ilk kriteri olan "talebin milli menfaatlere uygun olması" ölçütü yasadan çıkarılarak; öncelikle ülke yararını gözetme anlayışı terk edilmiş, uluslar arası şirketlere avantaj sağlanmıştır.
2. Yabancı devletlerin doğrudan doğruya veya dolayısıyla idaresinde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için veya yabancı bir devlet namına hareket eden şahısların, petrol faaliyetinde bulunamayacakları, mülk edinemeyecekleri, tesis kuramayacakları hükmü tasarı ile çıkarılarak; stratejik öneme sahip bir konuda yabancı devletlerin belirleyici olması önündeki engeller kaldırılmıştır.
3. Ülke içinde üretilen ham petrol ve doğal gaz ile bunlardan elde edilen petrol ürünlerinin kara sahalarında % 65'i ve deniz sahlarında % 55'inin memleket ihtiyacına ayrılması zorunluluğu, tasarı ile kaldırılarak; yabancı şirketlere ürettikleri petrol üzerinde sınırsız tasarrufta bulunarak, tamamını ihraç etme hakkı getirilmiş, olağanüstü durumlarda bile ülkede üretilen petrolün ülke içinde kullanılması, memleket ihtiyacını gözetme durumu ortadan kaldırılmıştır.
- "Sınırlara 5 km mesafede, tarihi dini yer veya tesise, su tesisine bir yol veya umumi geçide 60 m. mesafede, şehir veya kasaba belediye imar sahası dahilinde petrol faaliyeti Bakan müsaadesi olmadan yapılamaz." hükmü mevcut yasadan çıkarılarak, yabancı şirketlere sınır tanımaksızın her yerde faaliyette bulunma hakkı getirilmiştir.
Tasarı ile, Türkiye Petrolleri A.O.'nın sahip olduğu haklar geri alınarak, kamu kuruluşumuz, yabancı şirketlerle aynı statüde görülmüştür.
1- Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın mevcut yasada bulunan Devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hakkı kaldırılarak, özelleştirilmesinin önü açılmıştır.
2- Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın lüzum üzerine petrolle ilgili incelemelerde ve petrol faaliyetlerinin denetiminde Petrol Kanununu yürütmekle görevli Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'ne yardımcı olma yükümlülüğü, bir ayrıcalıkmış gibi görülerek kaldırılmış, konusunda uzman kamu kuruluşumuzun ülke kaynaklarının kamu yararına uygun kullanılması yönündeki katkısı kaldırılarak, TPAO yabancı şirketlerle aynı statüde değerlendirilmiştir.
3- Devlet adına arama ve üretim çalışmalarında bulunan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın faaliyete kapalı bölgelerde ve askeri yasak bölgelerde de Bakanlar Kurulu'nun izni ile petrol faaliyeti yapabilme hakkı elinden alınmış, bu konudaki ayırım kaldırılmıştır.
4- Mevcut yasada, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının diğer şirketlerden daha fazla arama ruhsatı alabilme hakkı, tasarı ile kaldırılmıştır. TPAO'nun ruhsat sayısındaki avantajlı konumu kaldırılırken, tasarı ile ruhsat adedinin ve dolayısıyla bir şirketin sahip olabileceği toplam ruhsat alanının sınırlandırılmaması sonucu, büyük sermayeli uluslar arası şirketler lehine ruhsat tekelleşmesi yaratılacaktır.
5- Üzerinde arama veya işletme hakkı bulunmayan bir sahanın, işletme ruhsatnamesi mevzu olarak, müzayedeye çıkmadan önce, T.P.A.O.'na teklif edilerek, TPAO'ya işletme ruhsatının verilmesine ilişkin mevcut yasa maddesi kaldırılarak, kamuyu gözetme anlayışı terk edilmiştir.
Tasarıda bir dizi teknik düzenlemeye de gidilmiştir.
- Mevcut uygulamada, sondajlı petrol aramacılığını hızlandırmak amacıyla ruhsatın alınmasından sonra petrol bölgelerinde üç yıl içinde arama sondajına başlamak ve buna devam etmek zorunluluğu varken, tasarı ile mevcut petrol bölgeleri ve arama kuyusu açma zorunluluğu da kaldırılmış, kuyu açılması şirketlerin vereceği programa bırakılmıştır. Son yıllarda azalan sondaj çalışmalarının daha da azalması riskini taşıyan uygulamaya geçilmiştir.
- Bir sahaya iş programı ve mali yatırım programı ile yapılan başvurular 90 gün süre ile bekletilip, bütün başvurular bundan sonra değerlendirilecek, 60 gün içinde de sonuçlandırılacaktır. Mevcut uygulamada 4 gün olan bu süre yerine, bu uygulamada açık arazinin aramaya açılması 5 ay geciktirilmiş olacaktır.
- Tasarıda Türkiye, sadece kara ve denizler olmak üzere iki bölgeye ayrılmış, ruhsat alanları karada 100.000 denizde 1.000 000 hektara , ruhsat süreleri de karada 5, denizde 8 yıla yükseltilmiştir. Ruhsat sayısına hiçbir sınırlandırma getirilmemiş, tek bir uluslar arası şirketin veya yabancı bir devlet şirketinin bütün ülkeyi kapsayacak alanda tek başına ruhsat sahibi olmasının önü açılmıştır.
- İşletme ruhsatnamesinin, belirli bir petrollü arazinin yanı sıra jeolojik olarak belirlenmiş üretim seviyeleri için de verileceği getirilmiştir. Önceki uygulamada belirli bir saha söz konusu iken, uygulaması hiçbir şekilde mümkün olmayacak, teknik ve hukuki sorunları kaçınılmaz olarak getirecek olan farklı derinliklerdeki seviyelere ayrı ruhsat uygulaması yapmak karmaşaya yol açacaktır.
- İşletme ruhsat alanının ne kadar olabileceği önceki kanunda belirtilmişken, tasarıda bir sınırlama kriteri getirilmemiştir. Şirketlere büyük alanlarda işletme ruhsatı alabilme hakkı ortaya çıkmış, işletme ruhsat süreleri 20 yıldan 30 yıla çıkarılmıştır.
Diğer taraftan,
- Petrol Kanununu yürütmekle görevli Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün görevleri arasında tanıtım ve pazarlama faaliyetinde bulunmak da getirilmiştir. Devletin hüküm ve tasarrufunda olan tabii servetler ve kaynakların ülke yararına kullanılması ilkesi Genel Müdürlüğün asıl görevi olması gerekirken, pazarlama gibi bir kavram görev olarak tanımlanmıştır.
- Arama ruhsatlarından hektar başına alınan devlet hakkı geliri tamamen kaldırılarak gelir kaybı yaratılmıştır.
- Ülkemizde üretilen ham petrolden alınan %12.5'lik devlet hissesi oranı, günlük üretim miktarına göre kademeli olarak % 2'ye kadar indirilmesi sonucu, üretimden sağlanan ülke mevcut geliri şirketler lehine %50-85 azaltılmaktadır.
- Denizlerde bulunacak petrol üretiminden alınacak devlet hissesi oranlarının düşürülmesinden sonra, su derinliğine bağlı olarak % 30'a varan ilave indirimler getirilmiştir. Örneğin, denizlerde yapılacak günde 20.000 varil ham petrol üretiminden alınacak devlet hissesinin bu günkü uygulama ile günlük miktarı 2500 varil ve ortalama 50 $/varil üzerinden değeri 125.000 ABD $ iken; tasarıda getirilen şekli ile devlet hissesi miktarı 400 varile ve parasal değeri 20.000 ABD $ na ve 1500 m su derinliği indirimi sonrasında da 280 varile yani 14000 ABD $ na düşecek ve ülke mevcut durumla karşılaştırıldığında, sadece günlük 111.000 ABD$ gelir kaybına uğrayacaktır.
- Petrol kaynaklarımızdan alacağımız hissenin önemli oranda düşürülmesi ile yetinilmeyerek, üretilen petrolün yurt içinde değerlendirilmesi ve memleket ihtiyacına ayrılması zorunluluğu kaldırılmış, üretimin tamamının yurt dışına ihraç edilmesi hakkı da getirilmiştir.
- Petrol şirketlerine; bilançolarında enflasyon muhasebesi sistemini uygulayabilecekleri, petrol faaliyeti için yapmış olduğu yatırımların transfer tarihindeki cari kur üzerinden, harice transferi tamamlanıncaya kadar, Devlet Hissesi hariç, Kurumlar ve Gelir vergisinden muaf olacakları, safi kazançları üzerinden ödemekle mükellef bulundukları vergiler toplamının % 40 oranını geçemeyeceği ve geniş KDV istisnaları gibi bir dizi vergi muafiyetleri de getirilmiştir.
- Üretilen petrolden alacağımız hissenin %2'lere kadar düşürülmesi ve getirilen bir dizi vergi muafiyetleri sonrasında; petrol kaynaklarımızın çıkarılmasından ülkemizin sağlayacağı faydanın ne olacağının sorgulanması ve bilinmesi gerekiyor.
Sonuç olarak; AB mevzuatına uyum adı altında Petrol Kanunu'nda yapılmak istenen değişikliklerle; kamu yararından vazgeçilip, sektördeki kamu kuruluşumuzu gözden çıkaran, petrol kaynaklarımızı yabancı şirketlere bırakacak olan, yer altı kaynaklarımızı ulus ötesi tekellerin kar zarar hesabına terk eden bu yasa tasarısı derhal geri çekilmelidir.”
(5)

  Ama dinleyen nerdeeee? Tasarı, 11-17 Ocak 2007 tarihleri arasında tartışılır. Bu tartışmalardan birini özellikle buraya aktarmam gerekiyor yapılanı belgelemesi açısından: Mehmet Vedat Yücesan (CHP): … Ülkemiz, petrol potansiyeli olan bir ülkedir. Tasarıyla, petrol kaynaklarımız "teşvik" adı altında uluslararası tekelle sunulmaktadır. Özellikle, British Petrol şirketinin Doğu Karadeniz'de açmaya başlayacağı sondaj öncesinde bu düzenlemenin getiriliyor olması da oldukça dikkat çekicidir. BP'nin bulup, üretim ihtimali yüksek olan petrol kaynaklarımız ve buna bağlı elde edeceğimiz gelir açısından yeni düzenlemeye bakıldığında, petrol kaynaklarımız teşvik adı altında açıkça yabancılara devredilmektedir. Bu yönüyle tasarı, bir BP yasasıdır. … (CHP sıralarından alkışlar)”(6)

    Sonunda AKP çoğunluğu yasayı onaylar ve 22 Ocak’ta Cumhurbaşkanlığı’na gönderir.

Tepkiler…

    Tepkiler gelmekte gecikmez. Petrol-İş Sendikası Adı Türk Kendisi Yabancı olan Petrol Kanunu Yasalaştı” başlığı altında görüşlerini kamuoyuyla paylaşır:Petrol sektörünü yeniden yapılandırma adı altında yapılan bir dizi yasal düzenlemelerle, sektörde birbirini tamamlayan bir bütünlükte olan faaliyetler; petrol faaliyetleri ve piyasa faaliyetleri olarak parçalanmış ve ayrı ayrı yasalarla yeniden düzenlenmiştir.

IMF ve Dünya Bankası’nın, özellikle uluslararası petrol şirketlerinin isteği yönünde dayatmasıyla, 4.12.2003 tarihinde 5015 Sayılı Petrol Piyasası Yasası ve 2.5.2001 tarihinde 4646 Sayılı Doğal Gaz Piyasası çıkarılarak, 1954 tarihli 6326 Sayılı Petrol Kanunu’ndaki bazı bölümler bu yasalara dâhil edilmiştir.

Petrol sektörünün en önemli zinciri olan arama ve üretim faaliyetlerini içeren Petrol Kanunu Tasarısı da, 17 Ocak 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edilmiştir.

1954 yılında Amerikalı Jeolog/Hukukçu Max Bell’in hazırladığı, zaten son derece liberal olan 6326 Sayılı Yasa’da yapılan değişikliklerle; sektörde tek kamu kuruluşumuz olan TPAO gözden çıkarılmış ve kamu yararından vazgeçilmiştir. Petrol kaynaklarımız ise yabancı petrol şirketlerinin kâr/zarar hesaplarına terkedilmiştir.

TBMM’de yapılan değişiklikle, adı Türk Petrol Kanunu (!) olarak değiştirilen bu yasayla;

     -6326 Sayılı Yasada yer alan “Milli Menfaatin Korunması” başlıklı bölüm kaldırılmıştır. Kamu menfaatinin yerini, yerli/yabancı özel şirket menfaatleri almıştır.

     -Petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunmak için yapılan başvuruların değerlendirilmesinde, 6326 Sayılı Yasanın temel kriteri olan “talebin milli menfaatlere uygun olması” ölçütü, yasadan çıkarılmıştır. Yani ülke yararını gözetme terk edilerek, uluslararası şirketlere sayısız imtiyaz ve avantajlar sağlanmıştır.

     -Yabancı devletlerin doğrudan ve dolaylı bir biçimde idaresinde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için, veya yabancı bir devlet namına hareket eden şahısların, petrol faaliyetlerinde bulunamayacakları, mülk edinemeyecekleri, tesis kuramayacakları hükmü, bu yasadan çıkarılmıştır. Böylece stratejik öneme sahip bir konuda, yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller de kaldırılmıştır.

Irak’ta savaş/silahla yaptırılanlar, Türkiye’de AKP hükümeti marifetiyle yaptırılmıştır. Bugün, Latin Amerika’da Venezuela, Bolivya ve Ekvador’da petrol sektörünün kamulaştırılması yönünde önemli adımlar atılırken, ülkemiz ve işgal altındaki Irak’ta petrol sektörünün özelleştirilerek serbestleştirilmesi dikkat çekicidir.

      -Ülke içinde üretilen ham petrol ve doğal gaz ile bunlardan elde edilen petrol ürünlerinin, kara sahalarında %65’i ve deniz sahalarında %55’inin “memleket ihtiyacına” ayrılması zorunluluğu kaldırılmış, yabancı şirketlere, ürettikleri ham petrol üzerinde sınırsız tasarrufta bulunma hakkı verilmiştir. Ürettikleri ham petrol/doğal gazın tamamını ihraç etme hakkı getirilerek, olağanüstü durumlarda bile ülkemizde üretilen ham petrolün ülkemizde kullanılması, “memleket ihtiyacını gözetme” anlayışını ortadan kaldırmıştır.

    -Arama ruhsatlarından hektar başına alınan “devlet hakkı” geliri tamamen kaldırılarak, gelir kaybına yol açılmaktadır.

     -Türkiye’de üretilen ham petrolden alınan %12,5’lik devlet hissesi oranı, günlük üretim miktarına göre kademeli olarak %2’ye kadar indirilmektedir. Üretimden sağlanan gelirimiz, %50–85 arasında azaltılarak, şirketlerin gelirleri korunmuştur.

Dünyada uygulanan üretim paylaşım anlaşmaları incelendiğinde, durumun vahameti görülecektir. Örneğin, Azerbaycan üretim paylaşım anlaşmalarından 1998 yılında yapılan Kurdashy Anlaşmasında; petrol paylaşım oranları Azerbaycan devlet şirketi SOCAR %50, Agip %25, Mitsui %15, Repsol %5, TPAO %5 olarak belirlenmiştir. Benzer biçimde pek çok anlaşma bulunmaktadır.

      -Denizlerde bulunacak ham petrolün üretiminden alınacak devlet hissesi oranlarının düşürülmesinden sonra, su derinliğine bağlı olarak %30’a ulaşan ilave indirimler getirilmiştir.

Denizlerimizde ciddi ölçüde arama faaliyeti yapılmamıştır. Bu bakımdan denizlerimizdeki hidrokarbon potansiyeli hakkında görüş üretmek zordur. Ancak Karadeniz’de petrol bulunması durumunda yeni yasada belirtilen yüksek oranlardaki indirimlerle, devletin gelir kaybı yüzlerce milyon dolara ulaşacaktır.

      -Petrol işlemi için yurt dışından getirilen gemi ve personel Kabotaj Kanunu’ndan istisna tutulmaktadır. (Lozan kazanımı olan 1926 tarihli Kabotaj Kanunu işlevsiz kılınmaktadır.)

      -Türkiye’de çalıştırılacak yabancı personel, ilgili yasalara tabi olmadan serbestçe istihdam edilecektir.

      -Doğal afet, savaş, grev ve toplumsal olaylardan dolayı etkilenmelerde üretime ara verilmesi, durdurulması gibi şirketlere geniş inisiyatifler tanınmaktadır.

      -Emekçilerin grev ve halkın, insan sağlığı ve çevre gibi konularda duyarlılığını belirtmeye yönelik demokratik hak arama yolları bile sınırlandırılmaktadır.

      -“Sınırlara 5 km mesafede, tarihi, dini yer veya tesise, su tesisine, bir yol veya umumi geçide 60 metre mesafede, şehir veya kasaba belediye İmar Yasası dahilinde petrol faaliyeti Bakan müsaadesi olmadan yapılamaz” hükmü yeni yasadan çıkarılmıştır. Yabancı şirketlere ülkemizin her yerinde sınırsız bir biçimde faaliyette bulunma hakkı tanınmıştır.

TPAO’nun özelleştirilmesinin önü açılmaktadır

      -TPAO’nun, devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hakkı kaldırılarak, özelleştirilmesinin önü açılmaktadır.

      -TPAO’nun, petrolle ilgili incelemelerde ve petrol faaliyetlerinin denetiminde Petrol Kanunu’nu yürütmekle görevli PİGM’e yardımcı olma yükümlülüğü bile kaldırılmıştır. Petrol sektöründe uzman olan tek kamu kuruluşumuzun, ülke kaynaklarımızın kamu yararına uygun kullanılmasındaki katkısı göz ardı edilerek, TPAO, yabancı şirketlerle aynı statüde değerlendirilmektedir.

     -Devlet adına arama ve üretim faaliyeti yürüten TPAO’nun faaliyete kapalı bölgelerde ve askeri yasak bölgelerde de Bakanlar Kurulu’nun izni ile petrol faaliyeti yapabilme hakkı elinden alınmıştır.

      -TPAO’nun, diğer şirketlerden daha fazla arama ruhsatı alabilme hakkı elinden alınmıştır. Ayrıca bir şirketin sahip olabileceği ruhsat adedi ve ruhsat alanı sınırlandırılmamaktadır. Böylece büyük sermayeli uluslararası şirketler lehine ruhsat tekelleşmesi yaratılacaktır.

     -Üzerinde arama ve işletme hakkı bulunmayan bir sahanın, işletme ruhsatnamesi için, müzayedeye çıkmadan önce TPAO’ya teklif edilerek, TPAO’ya işletme ruhsatı verilmesi hakkı kaldırılmıştır. Kamuyu gözetme ilkesi terkedilmiştir.

Özetle; bu yasa ile, ruhsat tekelleşmesi, ülke ihtiyacına yönelik ham petrolün de ihraç edilebilmesi, yabancı devlet/özel petrol şirketlerinin ürettiği etmesi ve neredeyse %0-1 oranlarına ulaşan devlet hissesiyle ülkemiz, hem doğal kaynağından hem de yüz milyonlarca gelir kaybına uğrayacaktır.

Halkımız, bu yasanın Türk Petrol Kanunu mu yoksa Çokuluslu Petrol Tekellerini Koruma Kanunu mu olduğunun hesabını elbette soracaktır.

                                                                    Mustafa Öztaşkın / Merkez Yönetim Kurulu adına Genel Başkanı”(7)

      Şimdi ne olacak? Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’in bu peşkeş yasasına geçit vermeyeceğine inanıyorum. Çünkü; Avrupa Birliği’ne aday ülke” ve “mevzuatımızda uyum çalışmaları” kisvesi altına sığınarak IMF ve Dünya Bankası’nın, özellikle uluslararası petrol şirketlerinin isteği yönünde dayatmasıyla petrolümüzün de tıpkı bankalarımız, vatan topraklarımız ve fabrikalarımız gibi AKP tarafından uluslararası tekellere peşkeş çekilmesinin önüne geçilmesi gerekmektedir.

      Son soruyu Erinç Yeldan soruyor:”…neoliberal gündem Irak’ta açık askeri bir işgal ile yürütülürken, aynı programın ülkemizde İMF Niyet Mektupları ve Dünya Bankası yapısal uyum koşullandırmaları ile sürdürülmesi hangi büyük planın bir parçasıdır? Türkiye’nin başta TÜPRAŞ, ERDEMİR, PETKİM, SEYDİŞEHİR ALÜMİNYUM ve TELEKOM olmak üzere, en değerli kamusal varlıklarının yerli ve yabancı tekellere yok pahasına satışı ile koşullandırılması; ve ülkemizdeki her türlü bağımsız istikrar kalkınma arayışının “IMF programından sapmayın” şantajı ile başından sansürlenmesi ve bu arayış içersinde bulunanlara “vatan haini” ilan edilecek kadar açık saldırılarda bulunulması, bölgemize yönelik –Büyük Orta Doğu Projesi diye anılan- neoliberal kuşatma planının bir parçası değil midir?”(8)

30 Ocak 2007

 

Kaynaklar:

1- www.pigm.gov.tr / Petrol Yasası, Erişim tarihi:28.01.2007

2, 3, 4- www.tbmm.gov.tr / Petrol Kanunu Tasarısı ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Raporu (1/835), Dönem: 22, Yasama Yılı: 4, (S. Sayısı: 1041), Erişim tarihi:27.01.2007

5- www.tmmob.org.tr / Erişim tarihi:28.01.2007

6- www.tbmm.gov.tr / Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 22. Dönem, 5. Yasama Yılı, 51. Birleşim, 17.01.2007 Çarşamba, Erişim tarihi:27.01.2007 

7- www.petrol-is.org.tr / Erişim Tarihi:19.01.2007

8- www.bilkent,edu.tr/yeldane/Yeldan30-29Haz05.pdf /“Irak Ekonomisinin Neoliberal İşgali” başlıklı yazı/ Erişim tarihi:29.01.2007

 

 

 

 

Yorum (1) | Yorum yaz! | Bağlantı

“DUYGULARIN ANAKARASI”NDA BİLİNÇ EVRENİME AÇILDIM

Tarih: 13:33 on 4/2/2007

 

Mutahhar Aksarı

     Deneme kitapları, öyle çok basılmıyor son günlerde. Çabuk yazılıp, çabuk okunan bir yazın türü olmadığından olsa gerek. Belki de deneme gibi deneme üretilemediğinden… Belleğimi yokluyorum, acaba en son ne zaman deneme okudum diye. Çok çok önceden okumuşum Nermi Uygur’un “Yaşama Felsefesi”ni.

     Adnan Binyazar, imdadıma yetişti. “Duyguların Anakarası”nı* bitirdiğimde, bilinç evrenime açıldım. Böylece yaşamıma, güzellikler, incelikler katmış oldum. Duyguların Anakarası’nda yer alan denemeleri okuyarak, günümüzü gören ve geleceğimizi gösteren denemeleri arasında dolanıp durdum. Dilimizin Binyazar’da hayat bulan güzelliği ve sanatlı-tartımlı kullanılışı karşısında bir kez daha mutlu oldum.

   Binyazar, denemelerini “Değiniler”, “İzlenimler” ve “Dostlar” bölümlerinde toplamış.  Birbirinden etkili otuz dokuz deneme bir arada.

    “Değiniler”de; “bir duygu devrimi”, “sınırsız bağımsızlık duygusu” olan “aşk” betimlenmiş. Savaş çığırtkanlığı yapan toplum bireylerinin “yazarın kaleminin ucunda, ressamın tuvaline sıktığı boyada, bestecinin belleğine yerleşen seslerin çağrışımlarında bunları yaratı düzeyine erdirecek” beceri ile yeteneği duyumsamadıklarından, bunları algılayamadıklarına vurgu yapılmış. Bu bağlamda, “bir iç ihtilal fışkırması” olan edebiyat ile “insanı, medyanın yarattığı göz ilkelliğinden beyin uygarlığına ulaştıracak” tek aracın “kitap” olduğu gerçeğine parmak basılmış. “Eleştirinin günübirlik çiziktirmeler olduğu, kayırmacılığa dönüştüğü yazın ortamlarında”ki “sevmek-sevmemek” ikilemine mercek tutulmuş. “Her zaman öldürmede, insanoğlu”nun farkında olmadan “kendi ölüm fermanını imzaladığı”nın altı çizilmiş. “Bir toplumun eğlenme düzeyi uygarlık düzeyinin de göstergesidir” dedikten sonra bu sürecin nasıl “bayağılaştığı” irdelenmiş. “Düzyazının sorgulayan gücü” deneme ile deneme okuru tanımlanmış. “Toplum içinde bir ‘birey’ olamamanın sıkıntısını”n ancak “sanatın, özellikle de kişide duygu ve düşünce oluşumunun temel kaynağı sayılan yazın sanatının kurtaracağına” olan inanç dile getirilmiş. “Söz”ün yerini giderek simgelerin aldığı çağımızda “duygusal iletişim nerdeyse dilsizleştiği” ve insanların “artık simgelerin, kısaltmaların tutsağı” olduğu ve insanoğlunun “böyle giderse bir gün gelecek, dilini yitireceği” yüksek sesle belirtilmiş.

     “İzlenimler”de; “Don Quijote”, anasının “doğup büyüdüğü, ak toprağında kara toprağa karıştığı”, “ortası yemyeşil, çevresi sarılı morlu kırlar”la çevrili “insanı, kuzularının zarif melemeleri, yeşil yapraklarının ipilemeleriyle ağıyı bala” çeviren “Ağın”ı, “kulağımızda ışılayan bir sese, gözümüzde duygunun izini bırakan yüzlere ömür adamış anlatıcıların çocuklarıyız” diye betimlediği yazarların “Toprağa” kendi toprağına “Özlem”ini, “Yaşanmamış Bir Çocukluk”da “duygu dünyamın anakarası” dediği Ankara’yı ve son olarak “Geceler Karanlığa Işık Düşürür”de “sınırlanmamış zamanların adamı”, “zamanı tüketen değil zamana ‘zaman’ ekleyen” ve “hayatı bu eklediği zamanlarla” yaşayan olarak algıladığı “yazar”ı ve kendisinin  yazma serüvenini izliyoruz.

      “Dostlar”ı olarak “kitapöğretmen”i,  “zamanöğretmen”i ve  “bir uygarlık öğretmeni” Yaşar Nabi Nayır, “Söz Ülkesinin Yurttaşı” Fazıl Hüsnü Dağlarca, Aziz Nesin, Bozkurt Güvenç, Atalay Yörükoğlu, “Köy Enstitülü Ağabey”i Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Ruşen Keleş, “Sevgimizi her gün erdemin imbiğinden geçirdik, öyle bir dostluk yaşadık biz..” dediği Emin Özdemir ile “70’lik Genç” Erdal Öz’ü anlatmış Binyazar her biri birbirinden güzel denemelerinde.

     “Duyguların Anakarası”nı okuyunca, “düzyazını  sorgulayan gücü”nü Binyazar’ın denemelerinde yaşayacaksınız…Göreceksiniz, okumaya başlayınca elinizden bırakamayacaksınız bu denemeleri…

17.12.2006

______________________________

* Adnan Binyazar, Duyguların Anakarası, Deneme, Can Yayınları, 1. basım: Ağustos-2006, 228 sayfa.

abece eğitim ve ekin dergisi’nin Ocak-2007 sayısında yayınlanmıştır.

 

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı



<- | Sonraki Sayfa ->